20 Temmuz 2012 Cuma

ey çiçek sen nelere kadirsin...

eski günlerden açılmıştı geçenlerde evde muhabbet.
bir zaman sonra nostalji rüzgarı eski fotoğraflara doğru götürdü bizi.
annemin düğün fotoğrafları, benim çocukluk hallerim...
sonra ne olduysa öyle bir fotoğraf geldi ki annemin eline "git yanımdan ben sana küstüm" dedi.
ne olduğunu da anlamamıştım. fotoğrafa baktım. eski evde pencere kenarında koltuğun yanında poz vermişim tahminimce 9 yaşlarındayım.
dedim anne ne oldu yahu ne yaptım veya ne yapmadım...
elindeki fotoğrafı yüzüme doğru fırlatarak sen benim çiçeğimi kırmıştın dedi.
şimşekler çaktı tabi sonra bende fotoğrafa tekrar bakınca...
pencerenin dibinde annemin en sevdiği çiçeği de vardı fotoğrafta.
vitrinin camını kırdığım vakit bile daha az dayak yemiştim. sonra televizyonu bozduğum zaman. gerçi televizyonu bozmam annemin işine gelmişti. babam gidip yenisini almıştı çünkü...
o gün akşama kadar surat astı annem. ne yaptıysam ne şirinlikler maymunluklar yaptıysam da olmadı. nuh dedi peygamber demedi kadın. yaş kemale erince şirinlik kar etmiyor haliyle...
yapacak tek birşey vardı. aldım elime o lanet fotoğrafı çiçekçi çiçekçi dolaşmaya başladım. adres sorar gibi fotoğrafı göstererek o çiçeği aradım. nihayetinde buldum, adını sormuştum o an için ama garip bişeydi yine unuttum. bir heyecanla eve geldim. içeri girdim. annem mutfakta yemek yapıyordu. kapıda beni gördü "hıhh" dedi ve işine geri döndü. usulca tezgaha yaklaştım elimdeki çiçeği yanına bıraktım ve sandalyeye oturdum. elindeki bıçağı bıraktı, çiçeğe baktı baktı başladı ağlamaya...
biraz sakinleşince yüzüme baktı... "ah benim eşşek oğlum" der gibi gülümsedi bir yandan da eliyle gözlerindeki yaşları silerek. sonra çiçeği aldı eline balkona götürdü. balkondaki boşta duran daha büyükçe bir saksıya çiçeği koyduktan sonra salondaki en çok güneş alan yere çiçeği koydu. geçti karşısına doya doya seyretti.
bense bir günü daha kurtarmanın vermiş olduğu haklı gururla annemin bu jestime karşılık olarak yapacağı "mantı"nın hayalini kurmaya başladım :)

20 Mayıs 2012 Pazar

uzun bir tatile ihtiyacım var...

Uzun bir tatile ihtiyacım var.
Geri dönüş tarihi, rotası hiçbir şeyi belli olmayan bir tatile…
Kaybettiklerimi kabullenebilmek için…
Geleceğe yüzümü dönebilmek, yaşadığım anın tadına varabilmek için
Her nefeste yaşayabilmek, her nefeste yaşarken şükredebilmek için
Pek fazla bir şeye ihtiyaç duymayacağım bir tatil olmalı.
Ufak bir çanta yetmeli
Birkaç parça kıyafet, bir iki kitap, olur da kendime itiraf edemediğim şeyleri yazarım belki diye kağıt-kalem, bir de annemin fotoğrafının olduğu bir çanta…
Taşlarını ayıklayacağım, çiçeklerini sulayacağım mezarlardan başlamalıyım yolculuğa.
Helallik alamadan uğurladıklarımdan başlamalıyım. Sonrası hayata kalmış…
Uzun bir tatile ihtiyacım var.
Hayat güzeldir diyebilmek için yeniden…

4 Mayıs 2012 Cuma

may day...

orman köylüsü cumhurdan...
"uygarlık odur ki herkesin tok herkesin eşit olduğu bir dünyada barış içinde yaşama sanatı...
cennet öyle bir yer ki;
kimse aç değil
kimse kimseden korkmaz
kimse kimseye emretmez
kimse kimseyi yermez
kimse kimsenin emeğini, umudunu çalmaz
herkesin karakteri bağımsız

herkesin kulluğu yalnızca Allah içindir
hedef para olmayınca işler sadece takvaya kalır..."

önemli olan bu dünyada cenneti yaşayabilmek
yaşayabilme cesareti gösterebilmek
nice 1 mayıslara...

27 Şubat 2012 Pazartesi

something is in this world never changed...

İlkokul 5’e gidiyordum. O zamanlar temel eğitim 5 yıldı ve ilkokuldan sonra Anadolu Lisesi sınavları vardı. Ben de o sınava hazırlanıyordum. Dershaneye gidiyordum haliyle. O zamanlar her semtte dershane yoktu. Birçok yaşıtım gibi ben de o küçücük yaşta gece gündüz, kar kış dinlemeden Kızılay’a gidip geldim otobüsle sırtımda ağırlığımca bir çantayla. Amacımız okumaktı. Anne babamızın bizleri büyütmek için çektikleri sıkıntıları bizim çekmememizdi bize hep telkin edilen büyüklerimiz tarafından. Kimi derdi oku büyük adam ol. Bu ülkeye hizmet et… Kimi de derdi ki kendini kurtarmaya bak iyi bir işin iyi bir maaşın olsun ilerde… Oyun oynamayı ta o zamanlarda ikinci plana atmıştık maalesef. Tek bir amacımız vardı: okumak…
Tercihler sınavdan önce yapılıyordu o zamanlar. Tercihler yapılırken eve uzaklığa yakınlığa bakılmazdı. Hangi okul iyiyse hangi okulun puanı yüksekse o okuldan başlanırdı sıralamaya. Biz de öyle yapmıştık. Atatürk Anadolu Lisesi’nden başlamıştık sıralamaya.
Biz bu telaş içerisindeyken “irtica” kelimesi girdi hayatımıza. Televizyonlarda, gazetelerde en çok tekrar edilen kelime oldu. Kime sorsan herkes farklı tanımlar yapar kendi hayat görüşüne göre açıklamaya çalışırdı. Benim için ise sadece bir kelimeydi.
28 Şubat 1997… Benim için sadece Şubat ayının bittiği anlamına gelirken aslında geleceğimi yönlendiren bir tarih olarak girdi hayatıma. Ki benim bunu anlayabilmem için biraz daha büyümem gerekti haliyle. Sonuçta 11 yaşındaydım.
O senenin Haziran ayında sınava girdim. 2 ay içerisinde de sonuçlar açıklandı… Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni kazanmıştım. Benim için önemli olan başındaki “Anadolu” ibaresiydi…
Önlükten kurtulmuştu küçük bedenim. Kravata mahkum olmuştu. Ülke hala “irtica” kelimesini tartışadursun ben İngilizce ile tanışmıştım. Bir sene sürekli o dersi görmekten bıkmıştım artık. Anlamıyordum da lanet olasını. Hayatımda her şeyi düzgün yapmaya çalışırken yüklemi cümlenin ortasına koymak benim için çok büyük bir düzensizlikti… Bir sonraki yıl matematikle yollarımı birleştirince yüzüm tekrar gülmeye başlamıştı. Normal okullardan farklı olarak Kur’an ve Arapça derslerimiz vardı. Kur’an okumayı öğreniyorduk. Eğlenceliydi… Şarkı söylemeye benziyordu. Arapça ise İngilizceden farksızdı. Onu da anlamıyordum…
Ne zamanki orta 2’ye geçtim. Okulun giriş kapısında polisler peyda oldu. Hep bir gerginlik vardı okulda. Neden acaba diye sormaya başladığımız vakit fazla da düşünmemize gerek kalmadan irtica kelimesi ile okuldaki kız arkadaşların başlarına örttüğü beyaz örtünün aynı anlama geldiğini öğrendik… Nasıl bir mantıksa artık… O örtü olmayınca irtica kelimesi bir anda kaybolacak sananlar üzerimize polisleri saldılar. 13-14 yaşında bir çocuğun mantığına sığmıyordu haliyle… Öyle bir gün geldi ki kızları okula almamaya başladılar o örtü yüzünden. O küçücük bedenlerimizle polise karşı gelme ihtiyacı hissettik. Ortada yanlış bir şeyler vardı çünkü. Öyle düşünüyorduk. Polisin elindeki copla tanışmam da o zamanlarda oldu. 1 ay bacağım mor bir şekilde topallayarak gidip gelmiştim okula. Acı hissetmemiştim ama. İstiklal Marşının üçüncü kıtasında ne dendiğini de o zamanlar anlamıştım. 
Yıl 2012…koskoca 15 sene geçmiş üzerinden. Koltuklar değişti, koltuklarda oturanlar değişti nedense değişen tek şey bacağımdaki morluk oldu bu koskoca ülkede.
Benim girdiğim sınavlarda en çok 4 yanlış 1 doğruyu götürüyordu bu ülkede ise 1 yanlış birden fazla doğruyu götürüyor. Buna rağmen nedendir bilinmez ama yanlış yapma yarışına giriyor kimileri…
Herkes bir yol tutturmuş gidiyor bu keşmekeş içerisinde. Var benim de önümde bir yol yürümesi zor da olsa…


30 Ocak 2012 Pazartesi

bir kıvılcım düşer önce...

2003 yılının haziran ayıydı. sanırım ilk haftanın cuması olsa gerek.kare kare gözlerimin önünde. karne almıştık o gün. lise 2 bitmiş son sınıfa geçmiştik. okulun bahçesinde arkadaşlarla belki de bir yaz dönemi görüşemeyecek olmanın verdiği duygu içerisinde birbirimizle konuşuyor şakalaşıyor tatil planlarından bahsediyorduk. belki de hocaların arkasından atıp tutuyorduk elimizdeki karnelere bakarak tam hatırlamıyorum. bir ara gözüm sana takıldı elinde bir düzine balon koşa koşa okuldan içeri girdin. çok geçmedi hemen geri çıktın okuldan.  içine su doldurduğun balonları çocukça bir neşe içerisinde özellikle kızları hedef alarak atmaya başladın. elinde bir tane balon kalana kadar attın hepsini. çil yavrusu gibi dağılmıştı bayrağın önünde sıraya durmuş kızlar. peşi sıra müdür yardımcısı çıktı okuldan. o dönemin son istiklal marşını okumak için gerisin geriye oluşturuldu sıralar. marş okundu herkes birbiriyle kucaklaştı evi aynı istikamette olanlar gruplar halinde ayrıldı okuldan. biz de yokuş aşağı salınarak herzamanki gibi parkın yolunu tuttuk. sen matematikçiye olur olmadık laflar ediyordun ben ise "ah şurdan türkçeci bir çıksa karşıma diye" söyleniyordum. oytun da bırakın olum böyle şeyleri hava güzel kızlar güzel hayat güzel edalarında gözleriyle etrafı kesiyordu. parkın yol ayrımına geldiğimizde sen dayanamadın ve elindeki son balonu tam ayaklarımın dibine atıverdin. yerde patlayan balon, suyun yerdeki toprakla birleşerek üzerime sıçramasına neden olmuştu. pantolonumun paçaları çamur olmuştu. sinirlenmiştim haliyle sana. iyi halt ettin der gibi bir bakış fırlattım. "ne olacak olum yıkanınca geçer" dedin. yediğin halt yetmiyormuş gibi bir de üste çıkmana iyice sinir olmuştum. park yerine eve doğru yöneldim. söylene söylene eve gittim.banyoda pantolonumun paçalarını sildim.hakikaten silince çıkmıştı. o an hak verdim sana ama hala kızgındım.gerçi sonra abarttığımın farkına da vardım hani. biraz zaman geçti üzerinden aldım elime telefonu mesaj kısmına girdim. "bir kıvılcım düşer önce büyür yavaş yavaş" dizelerini yazdım sonuna üç nokta koyarak. sen çok severdin "ayna" grubunu. onların dizeleriyle anlatmak istedim duygularımı ve gönderdim mesajı sana. hemen cevap attın "iki dakika beklesen ben sana atıyodum aynı mesajı" diye. sonuna "kalp kalbe bu kadar mı karşı olur be kardeş" diyerekten...

beni ardında bırakarak gittiğin gün öyle bir kıvılcım düşürdün ki yüreğime büyüyor günden güne... diyor ki herkes üzülme geçecek bu günler...biraz zaman sadece birazcık zaman... koskoca bir mevsimlik zaman geçti üzerinden. hani azalacaktı... hani ...

"bir kıvılcım düşer önce büyür yavaş yavaş
 bir bakarsın volkan olmuş yanmışsın arkadaş
 dolduramaz boşluğunu ne ana ne gardaş..."


21 Ocak 2012 Cumartesi

neye yarar...

başka bir baharın rengiyim sanki...başka bir nehrin suyu...
ne karın beyazı cezbediyor beni ne göğün mavisi ne de doğanın yeşili
denize açılsa akıntısında kaybolduğum nehir neye yarar
neye yarar okyanusa çıksa bütün yollar...
"ben" olduğumu hissetmedikçe neye yarar!!!
nedir bu hayatla alıp veremediğim bilmiyorum ama
hayatı olduğu gibi kabul etmedikçe neye yarar...
bir yol var önümde ne getirir bilinmez
ben o yolda yürümedikçe neye yarar...
biliyorum sonu gelmez bu soruların
cevabını aramadıkça neye yarar...


hayat edebiyat gibi duruyor önümde şimdilerde
neye yarar bir şiirin fotoğrafını çekemedikçe

18 Ocak 2012 Çarşamba

bazen...

seni gördüm dün gece rüyamda seni düşünerek daldığım uykuda. o kadar çok özlemişim ki nasıl da iyi geldin bana anlatamam. sarıldık yine kucakladık birbirimizi sıkıca. hani biraz gevşetsek kollarımızı bir ömür girecekmiş gibi araya öyle sarıldık. ben sana kardeşim dedim sen bana hoşgeldin... tek gerçekti belki de o an. herşey tersine dönmüştü. hayaller gerçeğe, gerçekler yalana dönüşmüştü... ne kadar sürdü bu bilmiyorum belki bir an belki bir saniye ve günün ilk ışıkları yine hatırlattı bana aslolan gerçeği


hatırlattı yokluğunda kaldıramayacağım yüklerle dolu hayatı. o kadar zayıf hissediyorum ki kendimi dizlerimin bağı çözülecekmiş gibi oluyor bazen...