İlkokul 5’e gidiyordum. O zamanlar temel eğitim 5 yıldı ve ilkokuldan sonra Anadolu Lisesi sınavları vardı. Ben de o sınava hazırlanıyordum. Dershaneye gidiyordum haliyle. O zamanlar her semtte dershane yoktu. Birçok yaşıtım gibi ben de o küçücük yaşta gece gündüz, kar kış dinlemeden Kızılay’a gidip geldim otobüsle sırtımda ağırlığımca bir çantayla. Amacımız okumaktı. Anne babamızın bizleri büyütmek için çektikleri sıkıntıları bizim çekmememizdi bize hep telkin edilen büyüklerimiz tarafından. Kimi derdi oku büyük adam ol. Bu ülkeye hizmet et… Kimi de derdi ki kendini kurtarmaya bak iyi bir işin iyi bir maaşın olsun ilerde… Oyun oynamayı ta o zamanlarda ikinci plana atmıştık maalesef. Tek bir amacımız vardı: okumak…
Tercihler sınavdan önce yapılıyordu o zamanlar. Tercihler yapılırken eve uzaklığa yakınlığa bakılmazdı. Hangi okul iyiyse hangi okulun puanı yüksekse o okuldan başlanırdı sıralamaya. Biz de öyle yapmıştık. Atatürk Anadolu Lisesi’nden başlamıştık sıralamaya.
Biz bu telaş içerisindeyken “irtica” kelimesi girdi hayatımıza. Televizyonlarda, gazetelerde en çok tekrar edilen kelime oldu. Kime sorsan herkes farklı tanımlar yapar kendi hayat görüşüne göre açıklamaya çalışırdı. Benim için ise sadece bir kelimeydi.
28 Şubat 1997… Benim için sadece Şubat ayının bittiği anlamına gelirken aslında geleceğimi yönlendiren bir tarih olarak girdi hayatıma. Ki benim bunu anlayabilmem için biraz daha büyümem gerekti haliyle. Sonuçta 11 yaşındaydım.
O senenin Haziran ayında sınava girdim. 2 ay içerisinde de sonuçlar açıklandı… Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni kazanmıştım. Benim için önemli olan başındaki “Anadolu” ibaresiydi…
Önlükten kurtulmuştu küçük bedenim. Kravata mahkum olmuştu. Ülke hala “irtica” kelimesini tartışadursun ben İngilizce ile tanışmıştım. Bir sene sürekli o dersi görmekten bıkmıştım artık. Anlamıyordum da lanet olasını. Hayatımda her şeyi düzgün yapmaya çalışırken yüklemi cümlenin ortasına koymak benim için çok büyük bir düzensizlikti… Bir sonraki yıl matematikle yollarımı birleştirince yüzüm tekrar gülmeye başlamıştı. Normal okullardan farklı olarak Kur’an ve Arapça derslerimiz vardı. Kur’an okumayı öğreniyorduk. Eğlenceliydi… Şarkı söylemeye benziyordu. Arapça ise İngilizceden farksızdı. Onu da anlamıyordum…
Ne zamanki orta 2’ye geçtim. Okulun giriş kapısında polisler peyda oldu. Hep bir gerginlik vardı okulda. Neden acaba diye sormaya başladığımız vakit fazla da düşünmemize gerek kalmadan irtica kelimesi ile okuldaki kız arkadaşların başlarına örttüğü beyaz örtünün aynı anlama geldiğini öğrendik… Nasıl bir mantıksa artık… O örtü olmayınca irtica kelimesi bir anda kaybolacak sananlar üzerimize polisleri saldılar. 13-14 yaşında bir çocuğun mantığına sığmıyordu haliyle… Öyle bir gün geldi ki kızları okula almamaya başladılar o örtü yüzünden. O küçücük bedenlerimizle polise karşı gelme ihtiyacı hissettik. Ortada yanlış bir şeyler vardı çünkü. Öyle düşünüyorduk. Polisin elindeki copla tanışmam da o zamanlarda oldu. 1 ay bacağım mor bir şekilde topallayarak gidip gelmiştim okula. Acı hissetmemiştim ama. İstiklal Marşının üçüncü kıtasında ne dendiğini de o zamanlar anlamıştım.
Yıl 2012…koskoca 15 sene geçmiş üzerinden. Koltuklar değişti, koltuklarda oturanlar değişti nedense değişen tek şey bacağımdaki morluk oldu bu koskoca ülkede.
Benim girdiğim sınavlarda en çok 4 yanlış 1 doğruyu götürüyordu bu ülkede ise 1 yanlış birden fazla doğruyu götürüyor. Buna rağmen nedendir bilinmez ama yanlış yapma yarışına giriyor kimileri…
Herkes bir yol tutturmuş gidiyor bu keşmekeş içerisinde. Var benim de önümde bir yol yürümesi zor da olsa…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder